Pazar, Ocak 06, 2019

Aynı Çağ - Tayfun Çelik

Tayfun Çelik - Aynı Çağ

Ayarsız Dergi, Aralık 2018

 

 

      Yaradılışın gizemi kalmadı. Renkli hayaller, renkli umutlar ve renkli insanlar çıkıp gittiler hayatımızdan. Modern çağa isim arayanlar fazla düşünmesin. Ne yazık ki “Aynı Çağ”dayız.
      Artık herkes aynı şekilde; aynı giyinen, aynı renkte arabalara binip aynı yerlere giden, aynı parkta bahçede aynı mangalı yakan, aynı şeyleri yiyip aynı uykuya dalan hayatların çağındayız. En sosyalist ve en dincinin aynı lüks semtlerde oturduğu, en uyuşuğun ve en çalışkanın aynı kazanca sahip olduğu çağdayız. Zengine zengin olduğundan dolayı aynı hürmetin gösterildiği, fukarayı dışlayan aynı zihniyetin yaşandığı çağdayız. Bilim adamlarının bile aynı şeyleri savunduğu, aynı şeyleri yazdığı ve aynı şeylerden korktuğu zaman dilimi… Artık aynı gazeteler alınıyor ve aynı kitaplar okunuyor. Saçlar aynı şekil, suratlarda aynı kirli sakallar, aynı model gözlükler... Herkes aynı şeyi görmezden gelip aynı şeye dikkat kesiliyor. Aynı baskılı tişörtle aynı yere erken gelinip aynı yere geç kalınıyor. Aynı yerde aynı randevular… İnsanlar birbirlerini aynı sevmek istiyor. Aynı mekânlarda aynı fanteziler kuruluyor. Aynı salonlar, aynı eşyalar, aynı mobilyalar, aynı dekorlar, aynı hayal kırıklıkları… Mutsuz ailelerin mutsuzlukları bile aynı…
      Gece uykusunun aynısı gündüz de uyunabiliyor ve yaz mevsiminin aynısı kışın da bastırabiliyor. Herkes aynı kafelere giderek farklı bir şey yaparmış gibi aynı kahveyi içiyor. Aynı sohbetlerde vatan kurtarıp hep aynı düşman tespit ediliyor. Savaşlar, devrimler, darbeler ve zaferler bu çağa göre yorumlanıp, hepsinden aynı sonuçlar çıkarılıyor. Aynı insanlar her konuda uzman ve hiçbir şeyi sözde aynı insanlar anlamıyor. İnanan aynı mantıkla inanıp aynı kuşkuyla reddediyor. Aynı espriye aynı çirkin kahkahalar atılıyor. Aynı hataya aynı tepkiyi verip hep bir ağızdan aynı küfür ediliyor. Aynı kanlı ellerde aynı linç... Aynı dillerde aynı zehir, ceplerde hep aynı akrep…
      Aynı balıkçılar hep aynı köprünün üstünde aynı balığı kaçırıyor. Kadrajda aynı buruşmuş yüzler, aynı renkler, aynı habersiz pozlar… Hep aynı fotoğraflar çekiliyor. Aynı mecburiyetle beğenilip aynı serbestlikle paylaşılıyor. Ardından aynı etiketlerde, hep aynı markaların etiketleri aynı gözlere sokuluyor. Bütün şehirlerin silueti aynı.
      Camilerde aynı safta aynı ihtiyarların yanına durulup çıkar çıkmaz aynı günahlar işleniyor. Herkes aynı yüce mertebede… Hep aynı insanlar aynı cennete varis ve cehennemden hep aynı insanlar dönüyor. Aynı batıla tutunup aynı haktan kaçılıyor. Ağızlarda aynı kadınlar aynı sözlerin kurbanı, dallarda aynı meyveler aynı kurtların yemi oluyor. 
      “Aynı Çağ” dedim ya; aynı düşünen, aynı yazan ve aynı konuşan hep aynı ödülün sahibi oluyor ve yandaşlardan aynı takdiri alıyor. Aynı kitaplar daha çıkmadan çok satıyor ve hep aynı ön raflarda yer buluyor. Aynı kitap eklerinde hep aynı övgüler… Herkes aynı âlimler tarafından aynı cahillikle suçlanıyor. Aynı körler aynı sağırları ağırlıyor. 
      Aynı kanallarda, aynı şeyler seyredilip aynı şeye can sıkılıyor. Aynı yalana inanılıp aynı gerçekten öldüresiye nefret ediliyor. Haberlerde hep aynı umutsuzluk… Reklamlar aynı şeye çağırıyor. Kazançlar aynı yere harcanıp, gelecek aynı yere borçlanılıyor. Hırsızlar bile aynı yöntemle çalıp aynı nedenden yakalanıyor. İnsanlar hep aynı korkularla av oluyorlar…
      Öğretmenler, aynı sınıflarda aynı sorulara hep aynı cevapları alıyorlar. Çocuklar aynı sınava sokulup, onlardan hep aynı başarı bekleniyor. Aynı eğitimde her zaman aynı sorunlar… Aynı kurslara aynı büyük paralar harcanıyor. Aynı hevesler aynı yerlerde kaçıyor. Aynı stadyumlarda hep aynı sporlar… Yıllardır aynı tezahüratlar yapılıp aynı şeylerin anasına sövülüyor. Satıcılar aynı şekilde bağırıyor. Aynı kaldırımlarda hep aynı asık suratlar aynı yerlere yetişmeye çalışıyor. Kayısı ile eriğin, karpuzla kabağın, tavukla balığın tadı aynı. Hekimler aynı uyarıları yapıyor ve insanlar aynı hastalıklardan ölüyor. Yaratılışın gizemi kalmadı dedim ya! Bu aynılıkta insan ister istemez bir parçası oluyor uluorta gezen aynılığın. Ya da büyük bir hevesle farklı yaptığı bir şeyin ertesi gün aynısı çıkıyor. Yâni kalanlar hep aynı şekilde farklı olmaya çalışıyor. Aynı şeylere aynı umutlar beslenip hep aynı hayal kırıklıkları yaşanıyor.
      “Aynı Çağ”da aynı yaşamak, aynı şeyleri almak, aynı şeylere para harcamak özendiriliyor. Aynı insanları seçmek ve aynı görüşe bağlanmak gelenek oluyor. Herkes aynı suçla suçlanıp, aynı “pardon”la salıveriliyor. Seyreden herkes aynı oyunun parçası oluyor. Herkes aynı hatayı yapıp, aynı sonucu alıyor.
      Velhasıl insanlar yüzyıllardır aynı duayı ediyor. Aynı bezginlikle aynı kurtarıcıyı bekliyor. Aynı toplumlarda hep aynı sorunlar… Herkes elbirliği ile aynı sonu yaşamaktan korkuyor. “Aynı Çağ,” dedim ya! Galiba bizi aynı son bekliyor...

Cuma, Kasım 21, 2014

Kediler ve İnsanlar


Biz kedileri nasıl görüyoruz?


Kediler bizi nasıl görüyor?


Salı, Haziran 18, 2013

Gezi Parkı Eylemlerine Karşı Olmak Suç mu?

İnsanları anlamak güç.
Onlar düşünceye saygıdan bahsederler ama gezi parkı eylemlerine karşı çıkarsan sana ağır hakaretler ederler. [1]
Onlar başbakana kızarlar dediğim dedik diye; ama gezi parkı hakkında kendi düşünceleri dışında bir şey kabul etmezler.
Onlar barıştan bahsederler ama araba yakar, cam çerçeve indirirler.
Onlar şiddete karşıdırlar ama sıkışınca her türlü şiddete başvururlar.
Çünkü onlar çiçek çocuklar (!)

2013 Taksim olayları hakkında çok şey konuşuldu, çok şey yazıldı.
Ben de artık dayanamıyorum bu olanlara.
Ne yapalım biz de sokağa mı çıkalım?
Eylemcilerin polise saldırdığı gibi, biz de onlara mı saldıralım?
Yetti artık rahat bırakın bizi!


Çarşamba, Ağustos 17, 2011

Yüzüklerin Efendisi ve Yıldız Savaşları

Hayranları için aşağıdaki grafik "Yüzüklerin Efendisi" ve "Yıldız Savaşları" gibi filmlerdeki karakterlerin hikaye içindeki kesişimlerini gösteriyor:


Salı, Ağustos 16, 2011

Altın Rezervleri ve Düşündürdükleri

Altının muazzam değerlendiği  (Ağustos 2011 ) ve altınının gram fiyatının 100 TL ve ons fiyatının 1765 $ civarında seyrettiği şu günlerde, dünya altın rezervlerinin kimlerin elinde tuttuğunu incelemek anlamlı olacaktır.


Kadir Dikbaş'ın yazısında dikkat çektiği nokta şöyle:

Resmi rezervler gösteriyor ki, dünyada en çok altın ABD Merkez Bankası'nın kasasında. Arkasından Almanya, İtalya ve Fransa geliyor. Bu ülkelerin merkez bankaları, rezervlerinin büyük bölümünü altına ayırmış. Ve fiyatlar arttıkça da kâra geçiyorlar.

Dünya resmi altın rezervi, Dünya Altın Konseyi verilerine göre 30 bin 700 ton. Bunun 8,1 bin tonu ABD'ye, 10,8 bin tonu da Euro Bölgesi ülkelerine ait.

En büyük altın rezervine sahip dört ülke olan ABD, Almanya, İtalya ve Fransa, dünya altın rezervinin yarıdan fazlasını elinde tutuyor. Rezerv para sahibi bu ülkeler altına yatırım yaparken, pek çok ülke rezervlerinde başta dolar olmak üzere bu ülkelerin bastığı kâğıtları (dövizleri) bulunduruyor. Bu dört ülkenin resmi rezervleri içinde altının payı yüzde 65'in üstünde. Euro Bölgesi ortalaması ise yüzde 62,2. Yani altınlar onlarda, kâğıtlar dünyanın geri kalmış ve gelişmekte olan ülkelerinde.

10 yıllık altın fiyatlarının değişim grafiğini incelersek, altının son 10 yılda muazzam bir artış gösterdiğini görmekteyiz. Ancak asıl artışın Son 2-3 yılda ( özellikle AĞustos 2008 ) olduğunu görüyoruz.




[1] Kadir Dikbaş, Zaman, http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=1169475&title=kimin-ne-kadar-altini-var
[2] Kitco, http://www.kitco.com/charts/livegold.html

Cumartesi, Ağustos 13, 2011

"Keşke Ekonomik Kriz Çıksa da AKP'den Kurtulsak" Zihniyeti

Ne yazık ki Türkiye'de öyle bir kesim var ki, Türkiye'de kötü şeyler olmasını istiyor. Mesela ülkede ekonomik kriz çıkmasını, darbe olmasını istiyor. Seçimle alaşağı edemedikleri AK Parti iktidarını bu şekilde bitirmeyi düşünüyorlar. Çünkü bu zavallıların tek umudu bu.

A. Turan Alkan, Türkiye'nin başına gelen her kötü durumu hükümetten kurtulmamıza vesile olur düşüncesiyle alkış tutanların hallerini, mübalağayla da olsa çok güzel anlatmış.
Bir kısım gazeteci-yazar ve muhalefet erbâbının, 2002'den beri her sabah uyanıp haberlere göz attıklarında bekledikleri mucize üç aşağı beş yukarı şöyle bir şeydir; bir şekilde bir felaket olmasını ve işlerin "düzelmesi"ni bekliyorlar; her genel seçim, genel tabloyu daha ağırlaştırıyor.

Üzgünüz dostlar, durum maalesef iyiye gidiyor!


Keşke belediye otobüslerinde her gün umur görmemiş magandalar şortlu kızları tâciz edip gazetelerin diline düşseler de 2002'den beri gündüz gözüyle kâbus gören gazeteci-yazar takımı, "Hah, biz bunu söylüyorduk işte; bunlar bizim hayat tarzımızı tehdit ediyorlar" diye sızlanıp dursa; Avrupa ve bütün dünya bizi kınasa, yoğun aşağılık duygusundan ölecek gibi olsak... Haşemayla site havuzuna girmeye kalkışan karafatmalar tek tek yakalanıp gözlerine DDT sıkılsa, ortalık birbirine girse, hükûmet rezil olsa, utanç içinde defolup gitseler; giderken partili kadrolarını, ampül kafalıları, kısa bacaklı, uzun kollu, bol kıllı yandaşlarını da götürseler!

Keşke hükûmet Suriye'ye askerî müdahalede bulunmaya kalkışıp başımızı belaya soksa da, general yokluğundan rezil-rüsvay olsak, birliklerimiz kışlasından çıkamasa... Bunun üzerine 2002'den beri gündüz gözüyle kâbus gören gazeteci-yazar takımı, "Biz söylemiştik, neyine ulan senin Osmanlılık, anan turp baban şalgam; haddini bil bidon kafalı" diye dalgasını geçebilse. Hükümet rezil olsa, Yaş kararları kurusa, müstafiler görevlerine dönse, Vesâyet teyzenin gözleri aydın olsa, bizi AB'ye almadan bir kere daha atsalar; Arap Birliği ağzımıza biber sürse, İMF kulağımızı çekse, İran vanaları kapatsa; şöyle bir haddimizi bilsek!..

Keşke ekonomik kriz çıksa yahu, paramız pul olsa; halkımız iki günde aniden yoksullaşmanın verdiği hınçla sokaklara dökülüp, "Teğet bile geçmeyecek" diye terbiyesizleşen iktidar sözcülerini, uzayda iki paralel doğrunun kesiştiği muhayyel noktaya kadar kovalasa. Dükkânlar kapansa, AVM'ler baykuş yuvası olsa; yemeye ekmek içmeye su bulamasak. Yurtsever devrimci daaniş ve ââkıl adamlar toplanıp, "Seçime gerek yok; CHP ne güne duruyor, bomba gibi ekibi var çocukların zaten" deyip CHP önderliğinde teknokratlardan oluşan bir kriz kabinesi atasa... Bütün yurtta, yavru vatanda ve yurtdışı temsilciliklerinde sıkıyönetim, Ooohal ilân etsek; ekmek, benzin, doğalgaz karneyle olsa... Alçak hükûmet rezil olsa, ardından halkımız teneke çalsa...

Keşke bütün yurt sathında iç savaş çıksa, kardeş kavgası başlasa, intifadalar, direnişler yükselse; güvenlik güçleri âciz kalsa, mahalleler semtler barikatlarla bölünüp yasak bölgeler ilan edilse; ahali birbirini pompalı tüfekle kovalasa, her gece yangınlar çıksa, siyasi cinayetler çoğalsa, bölünüp ufalansak. Polisle asker birbirine düşse. 2002'den beri gündüz gözüyle kâbus gören gazeteci-yazar takımı, "Vaktiyle adam gibi bölelim şu ülkeyi dedik aldırmadınız; görün ne haliniz varsa" diye ooh çekse. Hükümet, aynen İttihatçılar gibi bir gemiye binip Türkiye'yi terk etse... Ardından cadı avı başlasa; bütün yandaşlar fişlenip Arabistan'a sürülse...

Şike soruşturması fos çıksa meselâ; tutuklular hemen salıverilse ve eskisi gibi görevlerine gururla, onurla devam etseler; bugünlerde hep denildiği gibi ne kurumlara ne de şahıslara ceza verilmese; bunun yerine soruşturmayı yürüten polisler ve bir kısım adliye personeli gözaltına alınıp Futbol Federasyonu bodrumuna indirilerek mafioso abiler tarafından çapraz sorguya alınsa... Futbolumuzun marka değeri düşmese, üç korner bir penaltı sayılsa. Hükümet çekip gitse, 2002'den beri gündüz gözüyle kâbus gören gazeteci-yazar takımı, koro halinde Elhamdülillah çekip kerahat vaktinde şükran secdelerine kapansalar... [1]

Perşembe, Nisan 07, 2011

İngilizceden Türkceye Çeviri

İngilizce kelimelere süper çeviriler

- pop out: yuvasından fırlamak
- pop in: sokuvermek

Kaynak: seslisözlük

Salı, Eylül 21, 2010

Neden Türkiye 7 Bölge?

Yılmaz Özdil'in Türkiye'nin neden 7 bölgeye ayrıldığı hakkında yazısı:


Devletin ayrılmaz bütünlüğü filan...

Diyorsunuz ki:

“Nerden çıktı bu özerklik işi?”

*

Önce sorayım...

Kürt vatandaşlarımız yarın öbür gün ayrılır giderse, hangi bölgemiz olur bu?

Marmara mı?

*

Ya da şöyle sorayım...

Kendini Laz tabir eden vatandaşlarımız özerkliğe özenirse, hangi bölge gider?

Ege mi?

*

Şablon kafamızda hazırdır.

Lego gibi.

*

Önünüze harita koymadığım halde, şak diye bilir, tık diye ayırırsınız yukarıdaki sorularımın cevabını... Çünkü, ilkokuldan beri zihnimize kazınmıştır. Ezbere.

Türkiye yedi bölgedir.

*

Peki, niye yedi bölgedir?

Niye sekiz değildir mesela?

Ya da altı, dokuz?

*

Akdeniz'i ele alalım...

Akdeniz diye ayrı bi bölgemiz var ama, Akdeniz Valisi yok, o halde niye Akdeniz diye ayrı bi bölgemiz var? Akdeniz diye özel lakap takmasaydık, ne olacaktı yani, oralarımız var olmamış mı olacaktı?

*

İklim, bitki örtüsü, coğrafi konum filansa eğer... Denizli'ye Afyon mu daha çok benzer, Balıkesir mi? Neden Afyon Ege'dedir de, Balıkesir Marmara'dadır?

Denize kıyıysa mesele, Bilecik niye Marmara'da, kıyısı mı var? Ege sahilinde midir Uşak? Tokat ve Çorum neden Karadeniz'dedir? Onlar Karadeniz'e dahilse, Çankırı neden İç Anadolu'ya dahildir? Eskişehir ile Kütahya'nın farkı nedir ki, farklı bölgelerdedir?

*

Hiç sormayız kendimize...

Öyle dendiği için, öyle kabul ederiz.

*

Çünkü...

Mustafa Kemal öldükten sonra, 1941'de, Birinci Coğrafya Kongresi'ni topladılar. Saygın coğrafyacılarımız masaya oturmaya hazırlanıyordu ki, Almanya, Fransa, İngiltere ve ABD'den “biz bu işleri iyi biliriz, tecrübeliyiz, yardımcı olalım” teklifi geldi... E iyi niyetle yardımcı olmaya gayret eden bu ülkelere “hayır” denmedi tabii, “buyrun, yardımcı olun” dendi.

*

Profesörler gönderdiler.

Bi yardımcı oldular...

Türkiye yedi bölge!

*

Hesapta “üniter devlet”in haritası çizilecekti, el âlemin yardımını yardım zannettiler, kaş yapalım derken, göz çıkardılar, oturup, memleketi güzel güzel yediye
böldüler... Lego gibi.

*

Parçalar boyandı...

Yerlerine tak'ıldı.

Aynı'lıklar değil, ayrı'lıklar benimsetildi.

Sök'meye hazır hale getirildi.

*

Bilmiyorum, “nerden çıktı bu demokratik özerklik” meselesini yeterince açık anlatabildim mi!


Pazar, Ağustos 29, 2010

Bırak Gitsin - Let It Go




Let it go, let it roll right off your shoulder,
Don't you know, the hardest part is over, let it in,
Let your clarity define you in the end,
You will only just remember how it feels.

Our lives are made, in these small hours, these little wonders
These twisted turns of fate, time falls away,
But these small hours, these small hours, still remain.

Let it slide, let your troubles fall behind you, let it shine,
Till you feel it all around you,
And I don't mind, if it's me you need to turn to, we'll get by,
It's the heart that really matters in the end.

Our lives are made, in these small hours, these little wonders
These twisted turns of fate, time falls away,
But these small hours, these small hours, still remain.

All of my regret, will wash away somehow,
But I cannot forget the way I feel right now.

In these small hours, these little wonders, these twisted turns of fate,
All these twisted turns of fate, these twisted turns of fate
Yeah, times falls away

But these small hours, these small hours, still remain.
They still remain, these little wonders, all these twisted turns of fate
time falls away, but these small hours, these little wonders
Still remain.

Cumartesi, Ağustos 21, 2010

Cumartesi, Ağustos 14, 2010

29. Türkiye Kitap ve Kültür Fuarı Açıldı


Her sene "Sultanahmet Kitap Fuarı" ismiyle her sene Sultanahmet Camii avlusunda düzenlenen fuar bu sene Beyazıt Meydanına taşındı. 2010 Yılı Ramazan ayında 240 yayınevini kitapseverlerle buluşturacak fuar 13 ağustos'ta açıldı. Hepimiz bu güzel etkinliğe katılmalıyız.


Nerede?

Pazartesi, Temmuz 05, 2010

Perşembe, Mayıs 27, 2010

Ben bu adamı sevdim hakim bey Siz sevginin ne olduğunu bilir misiniz?




Ayhan Hanım, mahkemeye çıkarıldı. Kimsenin üstüne vazifeymiş gibi, Menderes'le ilişkisinin hesabı soruldu. O da içeri tıkılacaktı.

Başsavcı Altay Ömer Egesel'di, sert ki barut... Başyargıç, Salim Başol'du, herkesi tir tir titreten..

Ayhan Hanım O herkesi titreten Başyargıç Salim Başol'a şöyle bir baktı ve:

"Ben bu adamı sevdim, hâkim bey," dedi, "siz sevginin ne olduğunu bilir misiniz?"

Mahkeme salonuna bomba düşmüş gibiydi. Korkunç bir sessizlik oldu, sinek uçsa duyulacaktı.

Salim Başol hiç ağzını açamadı. Lafı yuttu. Sustu kaldı.





Bugün 27 Mayıs'ın 50. yıl dönümü. 27 Mayıs 1960, Cumhuriyet tarihinde darbelerin kapısını aralayan ilk tarihti. Aradan geçen 50 yıl boyunca yapılan bütün darbeler, 27 Mayıs'tan yasal ve meşru dayanak sağlanarak gerçekleştirildi. Bu önemli günde tarihteki bu kara sayfayı tekrar lanetliyor ve Ayhan Hanım gibi yürekli kadınları saygıyla anıyoruz.


27 Mayıs'ta ne olmuştu?

Çok partili yapıya geçişin 10 sene ardından, Kemalist devlet yapısını korumak isteyen askeri ve sivil bürokrasinin çabaları ile ilk darbe gerçekleşti.

Sivil-askeri bürokrasinin temsilcisi olan CHP rejimine karşı biriken öfke, aslen ticaret burjuvazisinin ve toprak sahiplerinin temsilciliğini yapan Demokrat Parti'yi 1950 seçimlerinde iktidara taşımıştı. CHP'nin baskılarından ve büyük ekonomik durgunluktan bunalan halk, DP'den çok şeyler bekliyordu. Nitekim DP kısa sürede aldığı serbest piyasa önlemleriyle ithalat ve ihracatı artırdı, tarım sektörüne önemli destekler verdi. Halkın yaşam seviyesinde gözle görülür bir düzelme oldu.

Demokrat Parti, serbest piyasa ekonomisini tam olarak uygulayabilmek için sivilleşmek, yani mevcut askeri-sivil bürokrasi vesayetine son vermek istiyordu. Bunun için devlet memurlarına yönelik reformlar yaptı, Genelkurmay Başkanlığı'nı Milli Savunma Bakanlığı'na bağladı. Askeri-sivil bürokrasi ve temsilcisi CHP, bu yeni durumdan hiç hoşlanmadı. Yıllardır ellerinde tuttukları iktidarın avuçlarının arasından kayıp gittiğini seziyorlardı.

1950'li yılların ortalarından itibaren, DP'nin önlemleri ve destekleri sayesinde hatrı sayılır bir sermaye birikimi sağlamış olan toprak ve ticaret burjuvazisinin bir kısmı, bu birikimini sanayi alanına kanalize etmek istedi. Ancak DP sanayi alanına yatırıma ilgi göstermediği gibi, ticaret ve tarımı desteklemeye devam etti. Bu yeni durum karşısında sanayi burjuvazisi, bir zamanlar can düşmanı olduğu CHP'ye meyletmeye başladı. 1958 yılında yaşanan ciddi ekonomik kriz sonucunda, büyük şehirlerde DP aleyhtarlığı kitleselleşmeye başladı.

Sivil-askeri bürokrasi ve devletçi aydınlar, iktidarı tekrar ele geçirmek için hazırlıklar yapmaya başlamışlardı. Hükümetin aslında gerici olduğu, ülkeye şeriat getirmek istediği söylentileri alıp yürümüştü. Menderes Hükümeti'nin ezanı yeniden Arapçalaştırma icraatı, buna delil olarak gösteriliyordu. Oysa Türkçe ezan baskıcı Kemalist rejimin bir sembolü olarak halk tarafından nefretle karşılanıyordu; tekrar orijinal Arapça haliyle okunması genel bir memnuniyetle karşılanmıştı.

Öğrenciler arasında her türlü provokasyon yapılıyor, suni çatışmalar yaratılıyor, ülkede kaos ve karmaşanın hüküm sürdüğü izlenimini uyandırmak için elden ne geliyorsa yapılıyordu.

50 yıllık cuntanın temeli

27 Mayıs 1960, sabaha karşı 04:36'da Kara Kuvvetleri Komutanlığı NATO Şubesi Müdürü Albay Alparslan Türkeş, radyoda cuntanın ilk bildirisini okuyarak, darbeyi kamuoyuna duyurdu. Seçilmiş yönetim organlarının yerine cuntanın "Milli Birlik Komitesi" (MBK) adını verdiği organ yönetimi devraldı.

27 Mayıs, ordunun seçilmiş hükümeti devirme ve halk adına karar verebilme yetkisine meşruiyet kazandırdı. 50 yıllık cuntanın kurulmasında kilit rol oynayan pek çok kurum da bu darbenin ardından kuruldu.

Anayasa Mahkemesi, Yüksek Hakimler Kurulu (Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu) gibi yargı organlarının yanı sıra, ordunun yönetime doğrudan müdahalesini kalıcı hale getiren Milli Güvenlik Kurulu (MGK) da 27 Mayıs'ın ürünü oldu. MGK, Türkiye'de siyasetin nasıl yapılacağını ve dahası nasıl yapılamayacağını belirleyen rolü ile sonraki 50 yılın en önemli siyasi kurumu oldu. Bu kurumun yetkili mercisi ise TSK temsilcisi olarak kalacaktı.

Daha sonraki darbelere zemin hazırlayan "TSK İç Hizmet Kanunu" da 27 Mayıs darbesinden sonra yürürlüğe konuldu. Daha sonra yapılan darbeler, bu kanuna atıf yapılarak meşrulaştırıldı.

Hukukun Katli

Ülkenin cumhurbaşkanı ve başbakanı ile beraber hükümet partisinin hemen bütün üyeleri yargılandı. Başbakan dahil, hükümetin üç üyesi idam edildi. Cumhurbaşkanı, yaşından dolayı idamdan son anda kurtuldu. Darbelerin kapısı da böylece açıldı.


Mahkemede görülen ilk davalar; köpek, bebek, külot, cımbız davaları oldu. Bir köpeğin değerinden fazlasıyla Atatürk Orman Çiftliği'ne satıldığı iddiasıyla açılan köpek davası ilk yargılama olmuştu.

Ardından, gelen dava bebek davası oldu. Opera sanatçısı Ayhan Aydan'la Menderes arasında bir ilişki yaşanmıştı. Bu ilişkiden bir çocuk dünyaya gelmiş, ancak yaşayamayarak ölmüştü. Herkesin bu durumu bilmesine rağmen durum dava konusu yapılmış, Ayhan Aydan'ın üzerinde yoğun bir baskı kurularak, olayın magazin boyutunun ayyuka çıkması amaçlanmıştı. Fakat Aydan darbecilerin umduğu gibi iki gözü iki çeşme ağlamamış, aksine "Ben bu adamı sevdim, hakim bey! Siz sevginin ne olduğunu bilir misiniz?" diyerek, darbecilerin heveslerini kursaklarında bırakmıştı.

Menderes hakkında açılan bir başka dava ise "cımbız" davasıydı. Başbakanlık Konutu'nda "ele geçirilen" yüzlerce belge arasında birkaç cımbız alımına işaret eden bir fatura bulunmuş, bu fatura örtülü ödenekten karşılanmıştı. Savcı, eline geçen fırsatı kaçırmak niyetinde değildi. Başbakan Menderes'e kadınlarla "düşüp kalktığını" ima ederek bu cımbızları ne maksatla aldığını soruyor, ona tasarruf dersleri veriyor, İngiltere başbakanının pazarda "çekişe çekişe" pazarlık yapan karısından örnekler vererek devletin parasını cımbızlarla çarçur etmemesini emrediyordu.

Duruşmalar sırasında en garip anlardan biri savcının bir zarftan kadın külotü çıkarıp, bunun Menderes'in kasasından çıktığını söylediği zaman yaşanmıştı.

Bu davalar, Menderes'in "ahlâksız" biri olduğunu kamuoyuna duyurmak amacıyla gerçekleştirilmişti. Cımbız, külot ve doğmamış bebek günlerce gazete sayfalarını süsledi. Daha sonra yapılan yorumlarda, davalara bu "kişisel" konularla başlanmasının bir başka amacı olduğu daha söylendi: Menderes ve çevresinin mahkemeyi tanımadıkları yönünde beyanat verme olasılıklarına karşı, cuntanın bu davaları öne sürerek zorunlu bir savunma ile mahkemeyi tanımaya sevketmek.



Mahkeme Heyeti Başkanı Salim Başol sonralı şu kaydadeğer açıklamayı yapmıştır: 
İktidardaki siyasetini asla onaylamadığım, onaylamamak şöyle dursun şiddetle nefret ettiğim adnan menderes'in, o müeddep, alçakgönüllü ve yumuşak cevapları, beni duruşmalar sürüp gittikçe düşündürmeye başlamıştı. dp liderlerinin suçlu oldukları ve cezalandırılmaları gerektiği konusunda herhangi bir tereddüdüm yoktu. ama giderek, 'bebek davası' ve 'köpek davası' gibi, ipe sapa gelmez gerekçelerle açılan davaların, yargı mekanizmasına başlangıçtaki güvenimin, yerini yavaş yavaş, kuşkulara bırakmasına neden olduğunu hissediyordum.


50 Yıl Sonra


İşte bugün Tükiye’nin darbe ayıplarının başladığı günün 50. yıldönümü. 50 yıl önce darbe için fetva bile çıkarılmış. Pullar basılmış. Bir Başbakan kasasında kadın donu çıktı diye mahkemelerde süründürülmüş, asılmış. Ve daha akıl almaz ne olaylar. Allah bize böyle günleri tekrar yaşatmasın.






Kaynaklar: http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/ardic/2009/02/21/Ayhan_Hanim
http://fotoanaliz.hurriyet.com.tr/galeridetay.aspx?cid=36220&p=1&rid=4369 

Perşembe, Mayıs 06, 2010

BARDAĞI YERE BIRAKIN BUGÜN

Profesör elinde içi dolu bir bardak tutarak dersine başladı.
Herkesin göreceği bir şekilde tutuyordu ve ardından sordu.


-"Bu bardağın ağırlığı sizce ne kadardır?"
-50gm!' .... '100gm!' .....'125gm'..diye öğrenciler yanıtladı.
-"Bardağı tartmadıkça gerçekten ben de bilemem, " dedi profösör, "ama, benim sorum şu ki :"Bu bardağı böyle birkaç dakikalığına tutsaydım ne olurdu?"
-'Hiçbir şey' diye yanıtladı öğrenciler.
-"Tamam peki 1 saat boyunca tutsaydım ne olurdu?" diye sordu profesör bu kez.
-"Kolunuz ağrımaya başlardı efendim" diye öğrencilerden biri yanıtladı
-"Haklısın, peki şimdi ben 1 gün boyunca tutsam ne olurdu?"
-"Kolunuz iyice ağrır, kas spazmı, batar vs gibi sorunlar yaşardınız ve hastaneye gitmek zorunda kalırdınız!".


Tüm öğrenciler çeşitli yorumlar yaptı ve gülüştüler.


-"Çok iyi. Peki tüm bu sorunlar olurken bardağın ağırlığında bir değişme olur muydu?"diye sordu profesör.
-"Hayır." diye yanıtladı herkes.
-Peki o zaman kolun ağrımasına ve kas spazmına neden olan neydi?


Öğrenciler bulmaca çözermişçesine düşünmeye başladılar.


-"Acıdan ve ağrıdan kurtulmak için ne yapmam gerekir bu durumda?"diye tekrar profesör sordu.
-"Bardağı bırakın düşsün!" diye öğrencilerden biri yanıt verdi.
-"Kesinlikle! " dedi, profesör.


"Hayatın problemleri de böyle bir şeydir. Onları kafanda birkaç dakika tutarsın. Bir sorun yokmuş gibi görünür. Uzun bir süre düşünürsün. Başınız ağrımaya başlar.Daha uzun düşünün. Artık seni bitirmeye ve hiçbir şey yapamamana neden olur.Hayatınızdaki mücadeleleri ve problemleri düşünmek önemlidir,Fakat DAHA ÖNEMLİSİ onları her günün sonunda, uyumadan önce yere bırakmaktır (bardak gibi). Bu şekilde strese girmez, ve her gün taze bir beyin ile uyanır ve her konuyla ve yolunuza çıkan her mücadele ile başa çıkabilecek güçte olursunuz!

Salı, Mart 23, 2010

Radikal'in Kalitesiz Dilbert Çevirisi

Dilbert'i uzun süredir takip ederim. Gerçekten iş hayatıyla ilgili harika esprileri var. Bu arada Dilbert'in Radikal gazetesinde de çevirileri yayınlanmakta. Ben dilbert.com'dan orjinal esprileri takip etmeye çalışıyorum çünkü radikal'dekiler gerçekten çok kötü çeviriyorlar. Geçenlerde radikalin yaptığı kalitesiz çeviri ise hakkaten yenilir yutulur cinsten değil.


Aşağıdaki Dilbert karikatüründe ince bir kelime oyunu var. Müdürün ombudsman* olarak işe aldığı cehennem zebanisi kendisine Helen Fry ismiyle hitap edilmesine istiyor. Üçüncü karede yönetimle birisinin problemi olduğunda da müdür ona "Go to Helen Fry" (Helen Fry'a git) : okunduğu şekliyle "Go To Hell And Fry" (Cehenneme git ve yan) diyor.



Bu ince espriyi bizim Radikal nasıl çevirse beğenirsiniz. Espriyi anlamadan "Go to Hell and Fry" kısmını "Helen Fry'a git" olarak çevirmişler. 


Üstelik alttaki ingilizce "Yes I know it's an old joke" notunu çevirmeye gerek bile duymamışlar.



NOT: Karikatürleri büyük görmek için üzerine tıklayın.



(*) ombudsman: yönetim ile çalışanlar arasındaki aracı kişi

Perşembe, Ocak 07, 2010

Bankacılığın Püf Noktası


Yaşlı bankacı ile genç bankacı parkta sohbet ederek dolaşıyorlar.

Yaşlı, gence mesleğin püf noktalarını anlatıyor:

"- Bak evladım. Bu meslekte başarılı olmak için sadece fırsatları değerlendirmek yetmez. Zaman zaman fırsatları da senin yaratman gerekir. Bunun için sürekli dikkatli olman gerekir. Uygun bir yorumla hiç umulmadık olaylar bile, çok büyük fırsatlara dönüşebilir. Bak mesela, şu karşıda gördüğün taze köpek pisliği sana sadece iğrenç bir şey olarak geliyordur. Ama ben eğer, 'Şu pislikten bir lokma alıp ağzına atarsan sana 1 milyar lira veririm' dersem, olay senin açından nasıl da büyük bir fırsata dönüşüverir değil mi? Yapar mısın?"

Genç bankacı: "- Tabi efendim," der. Parmağını pisliğe daldırır, bir lokma alır yutar.

Yaşlı bankacı cebinden bir milyarı çıkartır, gence verir.

Bir süre yürürler, genç dayanamaz sorar:

"- Hocam, ben size aynı teklifte bulunsaydım kabul eder miydiniz? Bakın ileride de başka bir pislik var. 1 milyar karşılığı dener miydiniz?"

Yaşlı bankacı: "- Tabi ki" der. O da bir lokma alıp yutar. Genç bankacı da çıkartır, biraz önce kazandığı 1 milyarı iade eder. Bir süre sessiz sessiz yürürler. genç yine dayanamaz sorar:

"- Hocam, ne sizin cebinizdeki para miktarı değişti ne de benim cebimdeki. Söyler misiniz, biz bu boku niye yedik?"

Yaşlı bankacı cevap verir:

"- Öyle deme evladım. 2 milyarlık işlem hacmi yarattık!"

Çarşamba, Aralık 16, 2009

Kim Kazandı

Can Dündar

Sorması kolay, cevaplaması zor bir soru: “Kim kazandı?”
1983’ten beri PKK ile bir savaş sürüyor.
Başta “Bir avuç çapulcu” denen bir örgüt, dünyanın en güçlü ordularından biriyle savaşıyor.
Çeyrek asır sonra sormak hakkımız:
Sonunda kim kazandı?

* * *

İlk silah patladığında bu ülkede Kürtçe konuşmak yasaktı.
Eski bir bakan, “Türkiye’de Kürtler var. Ben de Kürdüm” dediği için hapis yatıyordu.
Diyarbakır Cezaevi işkencehane gibi çalışıyordu.
PKK, intikam yemini ediyor, Kürtler için siyasi, kültürel haklar istiyordu.

* * *

26 yıl sonra duruma bakalım:
Kürtçe serbest...
Herkes “Türkiye’de Kürtler var” cümlesinde mutabık...
Kürtlere siyasi-kültürel haklar Meclis’te görüşülüyor.
Peki Şerafettin Elçi niye hapis yattı?
Onca insan neden öldü?
Sonunda kim kazandı?

* * *

PKK neyi kanıtlamaya çalışıyordu?
“TC, demokratik bir ülke değildir. Legal siyasetle değil, silahla sonuç alınır.”
Vahşice saldırdı. Batı desteğiyle askeri dağa çekti; devleti şiddete, baskıya, parti kapatmaya zorladı.
Bu yolla safları sıklaştırmayı, bölge halkını kazanmayı planladı.

* * *

Türkiye ne yaptı?
Tam da Öcalan’ın istediğini...
Bölgeye hizmetle, reformla, hukukla, şefkatle değil, tankla, dipçikle, yasakla, baskıyla gitti.
Bölge milletvekillerini polis zoruyla tutuklatıp içeri tıktı.
Partilerini kapattı.
Meclis’i devreden çıkarıp sorunu askere havale etti.
“Bu ülke için kurşun atan” canileri kahraman ilan etti.
Bölge halkını “Silahlar susmadan haklarınızı vermeyiz” diye tehdit etti.

* * *

Sonuç ne?
Bölge halkı devletten yüz çevirdikçe örgüte yanaştı.
Sonunda elde ettiği hakların da, silah zoruyla alındığına inandı.
“Kürt partisi”, her kapatılıştan sonra büyüyerek döndü Meclis’e...
Öcalan teslim alındı, ama kapatıldığı hücreden örgütünü yönetiyor; saçı kesilse, odası küçülse ülkeyi ayağa kaldırabiliyor.
Binlerce işsiz genç, öfkeli çocuk elde taş, talimat bekliyor.
Dağa çıkışlar durdurulamıyor.
Dağdakiler indirilemiyor.
Güneydoğu giderek elden çıkıyor.
Kim kazandı?

* * *

Öte yandan, vatan sevgisini şahadetle kanıtlamaya alışkın bir halk, bir evladını gömerken öbürünü vaat etti devlete...
Kanımızı, canımızı, kaynaklarımızı, evlatlarımızı verdik.
“Kahrolsun PKK” dedik, “Kahrolsun insan hakları” dedik. “Kahrolsun açılım”a kadar geldik; yetmedi.
Biz kahrolduk; terör bitmedi.

* * *

Şimdi yine şehitlerimizi gömüyoruz acıyla...
Reformları lanetliyoruz.
Savaş yeminleri ediyoruz.
Son partiyi de kapatmaya hazırlanıyoruz.
Başa mı döndük?
Sona mı geldik?
PKK’nın nihai amacı, Türkiye’yi bölmek miydi?
Komşumuzun gırtlağına sarılacak hale geldiysek örgüt, son hedefine de ulaşmış demektir.
Korkarım ki dostlar, biz bu savaşı kaybettik.

* * *

Şimdi yeniden savaş boyaları sürünmeye değil, esaslı bir muhasebeye ihtiyacımız var.
Nerde hata yaptığımızı iyi düşünmeliyiz önce...
Sonra da bu mağlubiyetten bir zafer çıkarabilmek ve 30 bin ölüye kendimizi affettirebilmek için yeni, uygar, adil ve kardeşçe bir çözüm yolu bulmalıyız.
Çeyrek asırdır yürüdüğümüz kanlı yolda hatalar bir bir yazılı aslında...
Çareler de...


Salı, Aralık 15, 2009

Obama Nobel Barış Ödülü Aldı

Obama Nobel Barış Ödülü Aldı. Buna Amerikalılar hatta Obama'nın kendisi bile şaşırdı. Obama'nın bu ödülü niye aldığını kimse anlayabilmiş değil.

Obama bu ödüle aday gösterildiğinde henüz 2 haftalık başkandı. 2 haftada ne yaptı da dünya barışına katkı sağladı bilemiyoruz. Obama bazı barış mesajları vermiş olsa da, ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz kaidesince Obama 9 aylık başkanlığı boyunca barışa ne katkı sağlamış bir bakalım.



Göreve gelir gelmez Afganistan'a 21000 kişilik yeni bir asker grubu göndererek oradaki Amerikan askeri sayısını ikiye katladı. 9 ay boyunca Pakistan'a düzenlenen hava saldırılarında Bush'un 2008 başkanlık döneminden daha fazla sivil öldü. Ne Irak da ne Afganistan'da barış adına hiç bir ilerleme yok. (Kaynak:BBC)

'Nükleer silah stokunun azaltılması' çağrıları yaptığı söylenen Obama, bu konuda da hiç bir şey yapmadı. ABD'nin nükleer silah stoklarına henüz dokunmadı. Silahları 'azaltma' yalanıyla, İran'ın enerji amaçlı nükleer tesislerine saldırı hazırlığında ama İsrail'in sahip olduğu nükleer bombalara ses çıkarmıyor.

Obama'nın iyi niyet gösterisinde bulunmasından ve vaatlerinden dolayı bu ödüle layık görüldüğü söyleniyor. Bu gayet komik bir gerekçe olsa da bunu ciddiye alıp değerlendirmek gerekirse, Nobel komitesi 1994 yılında Yaser Arafat ve Şimon Peres'i de barış çabalarından dolayı bu ödüle layık görmüştü ama şu an görüyoruz ki o günden bugüne Filistin ile İsrail arasındaki savaş iyiye gitmek bir yana daha da kötüye gitti. Görülüyor ki böyle teşvikler bir işe yaramıyor.

Bu ödül gösteriyor ki bu dünyada Osama'dan daha barış yanlısı bir kişi yok. O zaman vay halimize.

Çarşamba, Kasım 18, 2009